hayırdır inşallah

 

Hayır sözcüğü Arapçadır. Ama yaygın kanının aksine bize Arapçadan değil, Farsçadan gelir. Türk dillerinde evet yerine “he“, hayır yerine “yok/yoh/yox/jox” denir. Arapçada konuşulduğu ülkeye göre değişiklik gösterdiğinden, Arapçanın ortak şivesi denebilecek Fusha’ya göre evet “neam“, hayır ise “la” diye söylenir.

Farsçada ise durum değişir. Farslar ‘evet’ yerine “belé” ya da konuşma dilinde “are” derler. Hayır ise “ne” ya da “ne xeyr/ne heyr” şeklinde söylenir. “Ne“, Farsçanın da mensubu bulunduğu Hint-Avrupa dil ailesinin birçok mensubunda olumsuzluğu vurgulamaya yarar. Buradaki “xeyr” ise bizim Türkçede “iyilik” anlamında kullandığımız “hayır“dır ve Farslara da Arapçadan armağandır. “Hayır işlemek, hayır işleri yapmak, hayırlı evlat olmak, hayra vesile olmak” ifadelerinden bildiğimiz hayır yani.”Ne xeyr” ise “İyi değil” demektir kabaca bir yorumla.

Biraz Star Trek‘in Mr. Spock‘unu andırsa da, Farsçadaki “ne xeyr“, tam olarak, bizim bugünkü Türkçede kullandığımız “hayır” ya da dilsel akrabalarımız olan Türkî dillerde “yok“a karşılık olarak işlev görür. Farsça, bahusus, Divan Edebiyatı özelinde düşünüldüğünde Türkçe üzerinde her zaman çok yoğun etkileri olmuş bir dil. 2000’den fazla ortak sözcük içeren bir Türkçe-Farsça Ortak Kelimeler Sözlüğü’ne rastlamıştım. Bu iki dil arasında kelime ve kavram alışverişinin çok yoğun olduğu muhakkak. Ancak giren kelimelerin büyük çoğunluğu geldiği dildeki gramer ve fonetik özelliklere tabi olmak durumunda kaldığını da eklemek lazım. Örneğin, Farsların, Mowlana diye telaffuz ettiği ismi biz Mevlana olarak söylüyoruz. Ferdowsi’yi ise Firdevsi; biz “dost” diyoruz, onlarsa “dûst”, biz “hafta” diyoruz onlar “xefté, biz “gül” olarak söylüyoruz onlarsa “gol (gol-ê roz)” .

Bunlar fonetiğe dair örnekler, gramerden de örnekler çoğaltılabilir. Sözün özü, “ne xeyr” kalıbı Türkçeye girerken, –ne” bizde Hint-Avrupa dillerindeki gibi olumsuzluk vurgusu yapmıyor olduğu için olsa gerek– zamanla atılmış ya da unutulmuş. Elde yalnızca xeyr‘den dönüştürülmümş “hayır” kalmış. Ki bu kalıbın çıkış noktasından hareket edecek olursak Türkçede “hayır” demek, aslında “ne xeyr/no/non/nein” demek değildir. Sadece hayırdır. Hayır. İyilik, güzellik anlamında hayır.

Yorum bırakın

Filed under Uncategorized

1992 yılı…*

1992 yılı. Ben ortaokula gidiyorum. Bandırma’da bir festival var, Kuşcenneti Festivali. Darbe’den beri daha yeni yeni uyanan toprağın bereketsizliğinde bir vaha bu festival. Yazar, şair, yönetmen, oyuncu, müzisyen yağıyor her sene, kasaba kadar yere. Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin geliyor dediler. Kırdım okulu. Söylemesi ayıp ortaokulum denize sıfır bir yerdedir, ona yakın çay bahçelerinden birinde olacak söyleşi. Deli oluyorum Rıfat Ilgaz’a. Bütün Hababamları, Bacaksızları yemiş yutmuşum. Aziz Nesin’i bilmiyorum ama. Yani sadece Allahsız olduğunu konuşuyorlar etrafımda o sıra, bir onu biliyorum. Allahsızlık korkutuyor beni çocuk aklımla, uzak duruyorum. Merak bile etmiyorum kitaplarını, hafazanallah, ya okursam, ya Allahsızlık bulaşırsa? Koşa koşa gidiyorum söyleşiye. Rıfat Ilgaz’ı göreceğim.

Henüz neyi nereye koyacağımı bilemediğim bir sürü şey konuşuyorlar söyleşi boyunca. Sıkılıyorum. Düşünce özgürlüğü diyorlar, askeri darbe diyorlar, sivil hükümet, Aydınlar Dilekçesi, Özal, şu, bu… Kaçmasa mıydım acaba okuldan boşu boşuna? Derken söyleşi bitiyor. İkisinin beraber oturduğu masanın önünde kuyruklar uzadıkça uzuyor. Bekliyorum inatla. Derken sıra bana geliyor, elimde yalnızca Rıfat Ilgaz’ın “Bacaksız Sigara Kaçakçısı” kitabı var, evden getirmişim. Bir daha bir daha okunmaktan cildi ayrılmış, sayfaları pul pul olmuş. Uzatıyorum kitabı, alıyor Ilgaz. Biraz utanıyorum, herkeslerin kitapları yepyeni. “Aferin len, ne güzel okumuşun bunu sen,” diyor gülüyor. Bakıyorum, dalga da geçmiyor. Ben de gülüyorum. Sonra birden, sıra gereği, kendimi Aziz Nesin’in önünde buluyorum. “Yok mu kitabın?” diye soruyor. Azıcık bozuluyorum. Kendisi Allahsız, kitapsız değilmiş gibi bana soruyor bir de. “Yok!” diyorum elimdeki Rıfat Ilgaz kitabını gösterip. Etrafına bakınıyor, kitap aranıyor, bulunamıyor o hengamede. “Ver bakayım şunu,” deyip elimdekine uzanıyor. Veriyorum. Adımı soruyor, söylüyorum. “Ne olacaksın büyüyünce?” diyor kitabı imzalarken, belki de öyle laf olsun diye. Kitabım yok diye beni geri çevirmemesi hoşuma gidiyor, şu küçücük memleketimize kalkıp gelmiş olmaları gururumu okşuyor, böyle güler yüzlü olmaları içimi şenlendiriyor; atılıyorum birden. “Yazar!” Gülüyorlar. Rıfat Ilgaz’ı da, Aziz Nesin’i de, kalabalık kuyrukta bekleşenleri de güldürüyor cevabım. Afacanca buluyorlar. Ben kararımı veriyorum: “Yazar olacağım, böyle söyleşiye katılacağım Kuşcenneti Festivali’nde. İç kapağında hem Rıfat Ilgaz’ın hem de Aziz Nesin’in imzası bulunan kitabıma baka baka uzaklaşıyorum çay bahçesinden.

r??fat ??lgaz ve aziz nesin

Sonra, bir sene kadar sonra karanlıklar geliyor. Bir otel dolusu insanı, otelle beraber ateşe veriyorlar. Türkü söyleyenler, semah dönenler, şiir yazanlar, karikatür çizenler diri diri yanıp, karanlıklar içinde kalıyorlar. Aziz Nesin de orada. Biraz kızıyorum ona. Sonuçta bir arkadaşlığımız, tanışıklığımız var. “Sen,” diyorum içimden, “böyle Allahsız olmasaydın, bu insanların başına gelmezdi bunlar.” “Hayır,” diyor gazetelerden cevap vererek bana Aziz Nesin, “Allahsız olmak kişinin kendi bileceği iş ama katillik, vahşilik, cayır cayır insan yakmak kötülerin de kötüsü. Benim Allahsızlığımı konuşacağınıza bu katilleri bulun, cezalandırın.” Haklı. Bulunmuyorlar ama. Memleket bir vakit daha Aziz Nesin’in Allahsızlığını konuşup duruyor. Karanlığın tüten dumanı kör ediyor gözleri.

Canı dayanmıyor Rıfat Ilgaz’ın bundan sonrasına. Bu felaketten birkaç gün sonra hayatını kaybediyor, üzüntüsünden. Tamı tamamına iki yıl sonra da Aziz Nesin gidiyor. Ben elimde “Bacaksız Sigara Kaçakçısı” ile kalakalıyorum.

Sonra orta okul bitiyor, lise başlıyor ve ben Aziz Nesin’i keşfediyorum. Fil Hamdi’ler, Tülsü’ler, Betüş’ler, Zübük’ler, Yaşar’lar gelip yerleşiyor hayatıma, bir daha gitmemecesine. Okudukça yazmaya iştahlanıyorum. Bazen bir gün içinde bir kitabını bitirdiğim oluyor. Okuyor, yazıyorum. Okuyor, yazıyorum. Hiçbir yere varmıyor yazdıklarım, kimseye değmiyor, kimseye okutamıyorum bile. Ortada bıraksam annem dağınıklık sanıp çöpe atıyor zaten. Ama vazgeçmiyorum yazmaktan. Söz vermişim ikisine de, “Yazar olacağım,” demişim. Vazgeçer miyim? Ayıptır.

O gün bu gündür, arada tek tük sektelerle sürüyor yazma telaşım. “Bacaksız” hala evde duruyor. Sözüm de yerinde. Hatta bu yıl, Ot Dergi’den yazarlarla birlikte Kuşcenneti Festivali’nde söyleşi bile yaptık, imzalar attık. Gururlu, sevinçli ama bıçak gibi keskin bir sızı geçti içimden. Ruhları şad olsun. Her üç cümlemden biri, onlara olan borcumdur.

.

.

* L-Manyak dergisinin Temmuz-Ağustos 2015 (2015-07) sayısı için yazıldı. 

Yorum bırakın

Filed under oraya-buraya yazılanlar

bir pusula*

 

“Muhterem oğlum Süleyman Kadri bey,

 

            Zahirî vaziyet odur ki bunlar size yazdığım son satırlardır. Kabul etmesi güç ya, belki de bunlar hayattaki son satırlarımdır hatta. Şifahi davetlerimi, “Fenayım, verem galebe çalmak üzere, rica ederim son arzumu kırmayınız ve geliniz, tahallül edelim,” yazılı pusulamı cevapsız bıraktınız. Zannederim ki hasta yatağında, bin bir müşkül ile teneffüs eden pederinize bir helallik vermeye gelmeyeceksiniz. Canınız sağ olsun canım efendim, ötesi nafile. O halde, rica ederim, son satırlarımı döktüğüm bu küçük pusulayı okuyunuz. Belki de yıllardır hamili olduğunuz o kapkara kini hafifletir; bu meyus ve perişan babanızın kabrine bir Fatihacık olsun bahşetmeye razı gelirsiniz.

 

            Valideniz Fikrinur hanımı bendeniz aldığımda, on altısını yeni doldurmuş terütaze, altın sarısı bir Abaza kızıydı. Siz mahdumumu dünyaya getirdiğinde de zaten on sekizine yeni vasıl olmuştu. Birlikte büyüdüğünüzü söylemek, öyle zannederim ki abes olmaz. Lakin Fikrinur hanım, bana ilk gösterildiği o günden beri hep bir tuhaftı. Tüm halleri bir acayiplik, bir hayalperestlik, havayilik ile mükellefti. Sizi kundağınızda bir ağaç dibine bırakır, anadan üryan haliyle Kaynarcasu Çayı’na girerdi. Validenizi ve beraberindeki yavrusunu konakta göremeyip telaşa kapılan Dadı Kadın arayıp bulmasa kim bilir hangi sulara kapılıp gidecek! Ahırdaki cümle hayvanatla kendi lisanınca mükaleme eder, ağaçlara, dallara sarılıp şarkılar söylerdi mesela. Bazen hayvanları giydirir, bazı kere de cümle ağaca, nebata kurdeleler, çaputlar bağlardı. Sonra o rüyaları! Kan ü ter içinde kaldığı, anlaşılmaz bir lisanda, bağır çağır, müdhiş çığlıklar, mutantan kahkahalar atarak gördüğü, bir türlü anlatmaya yanaşmadığı rüyalar… Kağıtlara tuhaf şeyler çizer, elif görse mertek sanacak kadar ümmî olduğu halde kargacık burgacık harfler yazar, o yazıları konağın içine, avluya, ahıra ve müştemilata gizlerdi. Evvela çocukluğuna verdim. Fakat kendisine biricik nesebim olan oğlumu emanet ediyordum, telaş etmeye başladım. Dadı Kadın’ı başından ayrılmaması için sıkı sıkıya tembihledim. Hemşirenizin de tevellüdüyle biraz durulur gibi oldu. Ancak iyiden iyiye içine kapanmaya başladı. Sual edilmedikçe konuşmuyor, o eski iştahını aratırcasına yemeklerini kuş kadar tırtıklayıp sofradan kalkıyor, o acayip dil ve makamda nağmeleri artık konakta yankılanmıyordu. Bunu da kemale erişine, biteviye bir hayata ikna oluşuna yoruyordum. Ta ki o meşum hadiseye kadar.

 

            Müşterek ahbabımızdan, annenizi, ondan kurtulmak için tımarhaneye yatırdığımı, sizi de onun çocuğu addettiğimden Sultanî’ye yazdırıp evden gönderdiğimi söylediğinizi işittim. Bunu söylemeye, maatteessüf hakkınız yok oğlum. Ben sizi Sultanî’ye, bu ufarak Anadolu vilayetinden kurtulup, dünya hakkında malumatınızı artırmanız, kendinize muteber bir meslek edinmeniz gayesiyle gönderdim. Nitekim, hayattaki az sayıda muvaffakiyetimden birinin bu olduğunu şimdi gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Annenizi Hafsa Sultan’a yatırmamızın sebebini ise bırakınız anlatayım.

 

            O meşum hadisenin vukua geldiği gün, bendeniz şehre, Manisa’ya inmiştim. Valideniz, Fikrinur hanım, konakta bir aralık yakalayıp kardeşinizi de alarak tepeden yukarıya, Vasil’in değirmenine kaçmış. Dadı Kadın görememiş nereye gittiğini, ne talihsizlik! Değirmenin yanındaki kara kuyuya varmış. Vasil, ta uzaktan, karşı tepeden, Fikrinur hanımın hemşirenizi kovanın içine koyup aşağı sarkıttığını, ipi saldıkça ayakları yerden kesilircesine kuyunun içine eğildiğini görmüş. Değirmenci koca Rum, bu vaziyet-i acayibi görünce çalataban koşmaya başlamış. Sesini duyunca telaş edip eli ayağı boşalırsa ikisi birden kuyunun dibine tumba yuvarlanır diye korkup seslenememiş de. Tereddüt içinde tepenin başına varmış ki ne görsün, Fikrinur hanım, yarı beline kadar kuyuya girmiş bile. Vasil’i yolun başında gördüğü gibi de bırakmış kendini kuyunun dibine. Önce uzun, tiz bir çığlık kopmuş. Arkasından bağırışlar gelmiş kuyunun sesi akislere boğan derunundan: “Fikrinur! Fikrinur! Bu dünyanın dibi yok Fikrinur!” Avaz avaz kendi ismini çağırıyormuş.

 

            Kuyudan çıkardıklarında valideniz hanım baygınmış. Şükürler olsun ki hemşireniz, üstünde zıbını, kovanın içinde tüm vakıadan bîhaber, sapasağlam, uyuyormuş. Sonrası malum. Annenizi Manisa’ya Bimarhane’ye yatırdık. Sizi İstanbul’a gönderdik. Hem parlak bir istikbaliniz olsun hem de bunca felaket arasından acilen kurtulun istedim. Sizi bu asabî hengamenin içinde bırakamazdım. Anneniz ise artık cemiyet içine çıkacak, kendisine bir ufacık kız çocuğu emanet edilecek halde değildi. Tedavisi ve cemiyetten en azından muvakkaten tecridi elzemdi. Sağlığına kavuşması, bir an önce konağa dönmesi biricik emelimizdi. Ah, aman ya Rab! Kendine kıyacağını nereden bilebilirdik? Validenizin kendini bir çarşafla asarak intiharından nasıl olur da beni mesul tutabilirsiniz. İnsaf ediniz.

 

            Sevgili oğlum. İnsafına sığınıyor, seni vicdana davet ediyorum. Beni affet, hakkını helal et!

                                               Derbeder ve nadim pederin Kadri Şefîk”

Beyazıt’ta, bir sürü döküntü içinden bulduğum bir Osmanlıca kitabın arasında karşıma çıktı bu kendisi de Osmanlıca mektup, dün. Kitabın ilk sayfasına baktım. Dolma kalemle Sin ve Kaf yazılmıştı: Süleyman Kadri. Demek ki ulaşmış oğluna. Babasını son kez ziyarete gitti, helalleşti mi bilemedim. Ama senelerce, bir hayırsız torun dedesinden metruk kitapları sahafa satana kadar, orada öylece saklanmıştı mektup. İçim buruldu.

_______________________________________________________________________________________

* Bu öykü, Remzi Karabulut’un hazırladığı “Öyküden Çıktım Yola” adlı derleme için yazılmıştı.

Yorum bırakın

Filed under oraya-buraya yazılanlar

memurlar III

Devlet memurları, çalıştıkları ayın değil çalışacakları ayın maaşını alırlar. Dolayısıyla bu hesaba göre, memuriyet hayatlarının çalıştıkları son ayını maaşsız kapatırlar. Bu durum, memurların üzerine o yüzlerinde görmeye alışık olduğumuz sakalet ve atalet ifadesiyle yansır. Sanki sizin için bir ay bedavadan çalışacaklarmış gibi olmalarının acısını bu nedenle sizden çıkarırlar.

Devlet, gözünün çiçeği memurlarına ayın birinde ya da on beşinde maaş öder. Bu maaş, kabaca bir hesapla, barınma, zaruri düzeyde beslenme ve devlete ödenmesi gereken belli başlı bedeller çıkarıldığında iki paket Tekel 2000 alacak şekilde hesaplanır. Şöyle elin baş parmağıyla diğer dört parmağı işaret edecek bir hareket yaparak, “Kuş kadar” denebilecek bir ölçüdür bu hemen hemen. Devlet memurundaki o gudubetliğin bütün sebebi işte o mini minnak maaştır.

Maaş böyle olunca niyet de akıbet de buna benzer işte. Bilinen evlerin en kötüleri memurlar için inşa edilir. Üç kuruşu bir çeyrek geçen o maaşların yarısı bu evlere verilir. Marketlerin en dandik ürünler satanları bu insanlar için açılır. Pazarlarda domatesin en eziği, hıyarın en büzüğü, patatesin en lezzetsizi onlar içindir. En kötü, en ucuz ve paspal kıyafetler onlar için dikilir. Asfalt en geç onların mahallelerine dökülür. Seferi en sık otobüsler onların mahallelerine gider ve en çok onlar geç kalırlar. Onlara “halk otobüsü” derler.

Sabahları ve dahi akşamları, toplu taşımanın en aldırmaz insanları onlardır. Yazılı kader kabilinden her sabah ve akşam orada o taşıtın içinde olacağına duyduğu tevekkülle kayıtsız, öyle gider gelirler. Çünkü memuriyet biraz, hayatın yarısının toplu taşımada geçeceğine razı olma sanatıdır. Gazete ve dergi okumazlar. Çünkü alışkanlık haline getirilmiş bir sabah/akşam okuması bu yolculuğun her gün yapıldığı hesaba katıldığında maddi bir külfete dönüşür. Ama göz ucuyla yanındakinin gazetesi, karşısındakinin dergisini şöyle bir süzerler yol boyu. Çoğunlukla oralarda göze çarpmış bir haber, o günün muhabbet konusu olacaktır çünkü illa ki. Gün boyu konuşacak mevzu bulmak kolay mı, tedarikli gitmekte fayda var.

Ve yemek. Bütün bir günü ayakta geçirmeye yarayacak kadar güçlü ama bunu da bir mali krize dönüştürmeyecek kadar hesaplı bir diyet benimsenmek zorundadır. Demek ki yemek, evden taşınacaktır. Dünden kalan bir dilim börek, biraz yemek, biraz yoğurt ya da belki dolapta her nasılsa kalmış bir elma… İşe evden yemek götürmedim diyen memura kimse itibar etmez. Çünkü bu bir hayatta kalma biçimidir. Eğer evden götürülmeyecek kadar gözü karaysa memur, sabahları poğaçanın en az paraya en çok alınanını, öğlenleri tavuk döneri en ucuza getiren yeri kesinlikle tespit etmek zorundadır. Çünkü, sıklıkla üzerinde durduğum gibi, memuriyet bir iş değil bir yaşam planıdır. Belli bir ücret karşılığında, belli insanlara tahammül ederek, her gün aynı günü yaşamaya razı olup bunu düzenleme planıdır. Bu nedenle yemek önemlidir. Hayatın çeyreği yol, çeyreği laklaksa, çeyreği de yemektir memuriyette. Haftaya memur mutfağından biraz bahsedeceğim.

Geriye kalan çeyrekse hafta sonu denen güzelliktir. Hafta sonu dediysem plaza ortasınıfının etkinlik ve geziye boğduğu hafta sonunu kastetmiyorum elbette. Memur için hafta sonu ikiye ayrılır. Hafta ve sonu olarak. Kelime esprisi yaptığımı düşünmeyin, gerçekten öyledir. Cumartesiler, hafta içi halledilemeyip hafta sonuna ertelenen işleri halletme, sokaklarda kıpırdanan mahşerî kalabalığın içine karışmak içindir. Bu yüzden haftaya dahil sayılır. Bozulan şofbene parça aramak, oğlanın okuldan istenen eşofmanı almak için çarşıya çıkmak, Fahrettin dayılara “Allah rahmet eylesin”e gitmek…

Pazar günüyse tam olarak haftanın sonudur. Memur fişten çekilir. En büyük mutluluğu ve bu kutlu günün amacı o günü hiç giyinmeden, kalktığı haliyle, evde gevreyerek geçirmektir. Bu güne denk gelen düğün, seçim, cenaze, misafirlik ve benzeri durumlarda söylenen, “Ulan bir Pazar’ımız var” cümlesinde büyük harfle yazılan Pazar, memuriyetin akciğeridir çünkü. Nefes alamazsa memur ölür.

_______________________________________________________________

*GIRGIR Dergisi için yazılan dizinin üçüncü bölümü. GIRGIR Dergisi şurda: https://twitter.com/girgirdergi

Yorum bırakın

Filed under oraya-buraya yazılanlar

memurlar II

Memuriyet yalnızca bir mesleğin değil bir genel ruh halinin de adıdır. Hayatı çizgisizden kareli harita metota dönüştüren bir şablondur. Yatma-kalkma saatlerini, yemek öğünlerini düzenleyen, hayatın geneline, sonradan memurların “monotonluk” deyip şikayet edeceği bir intizam veren o büyülü sistemin adıdır.

Memur, sekizde, (ya da kurumuna, yerine göre) sekiz buçukta o masanın başında olmakla mükelleftir. Dört saat sonra yemeğe çıkmak, çıktıktan bir saat sonra yeniden masasına dönmek zorundadır. Bir dört saat daha geçirmekle eve gitmeye hak kazanır. Hani denilebilir ki özel sektörde de mesai saat ve düzeni böyle olan yerler var, memuriyet bunun neresinde? Şurasında: özel sektör çalışanından işgücünü satın alır. Devletin memurundan satın aldığı şeyse vakittir. Masasında bekleyen tonlarca iş varken bile acelesi olmayan memur isterse bunları bir öğleden öncesini ayırarak halledip haftanın geri kalanında Solitaire oynayayablir, örgü örebilir, iddaa kuponu yapabilir. Oysa özelde bu çalışkanlığınızın ödülü daha çok işin üzerinize yıkılması olacaktır. Ya da işin daha yoğun olduğu bir departmana kaydırılmak.

Ama devlet, memurundan emeğini değil zamanını satın alır. O bir yığın dosya yarım günde bitirildiyse devlet sizden dahasını istemez. Mesai saatinde yerinizde olmanız yeterlidir. Ne yaptığınızla ilgilenmez devlet. Hiçbir işten tam olarak tatmin olmayan Devlet Baba, memurunu ödüllendirmeyi hiç bilmediğinden kimse de o geniş geniş bir haftaya yayılabilecek işi yarım günde bitirip dikkat çekmek istemez.

Devletin memuru ödüllendirmemesi yalnızca baba soğukluğundan değildir elbette. Devlet hakkaniyet kavramından bir uzay boyu uzaktır. Hemen hiçbir makam hakedenin değildir. Sizin için öyleyse bile başkası için değildir en azından. Hiçbir başarı ödüllendirilmez. Tam tersine başarılı ve/ya azimlilier düşmanlık toplarlar. Amirleri, “Bu bize bir tezgah mı kuruyor?” diye düşünürler. Kendi benzerleriyse bir serviste bir memur bu kadar çalışabiliyorken diğer yüzde doksan dokuz nokta dokuzunun neden aynı işi bir haftaya yaydıklarını açıklama telaşına düşmemek için ötekinin kuyusunu kazmaya başlar. Eninde sonunda o ayak kaydırılır. Devlette başarı felaket getirir. Devlette çalışmaya gösterilecek azami özen, askerlik çağındaki çocuklara söylenen, “Askerde dikkat çekmeyeceksin. Ne çok aptal olacaksın ne de her şeye atlayacak kadar zeki/kurnaz/fırlama” sözünde gizlidir.

Devlet, memurların çektiği, amirleri taşıyan bir kağnıdır. En üst makamlarda oturanlar, seçim sonrası gelmiş ve bir sonraki seçimle başka yere gidecek olan bürokratlardır. İki ay önce falancanın filancaya açtığı telefonla o makama getirildiği halde otuz iki yıldır orada, o işi yapan memura akıl verirler. İş öğretmeye kalkarlar, azarlarlar. Çoğunluğu başına getirildikleri kurumun resmi adını tam olarak yazabilmekte bile aciz kalacak kadar konuya yabancı torpilliler, kıyaklılardır. İş ve dünyanın geri kalanı karşısındaki büyük cahilliklerini yıllarca üzerine çalıştıkları tuğra gibi imzalarının fiyakasıyla örterler. Devletin bütün imkanlarından son damlasına kadar yararlanırlar. Ne yediklerine para öderler, ne gittikleri yollara, kaldıkları yerlere, ne de yaktıkları benzine. Çocuklarının kırtasiye malzemelerini bile balya balya işyerinden götürürler.

Öte tarafta yemek yiyeceği, yataktan kalkacağı, dolaylı olarak yatacağı saat bile programa bağlanmış zavallı memur için daireden eve götürülen iki gömlek dosya, bir kutu zımba teli, üç-beş pilot kalem kâr sayılır. Hakkaniyetten nasibini zerre kadar almadan makamının sefasını süren iktidar bürokratı sefa içinde gönenirken memur için hayatta kalmanın, o melun hayatını sürdürebilmenin tek yolu dikkat çekmemeye çalışmaktır. Eğer bir memur, makbul ve tehlikesiz bir hayat sürmek istiyorsa, dairede hiç dikkat çekmemelidir. Vaktinde işe gelip, vaktinde çıkıyorsa, kendisine verilen işleri, kendisine tanınan maksimum sürede tamamlıyorsa -ki bu süre genellikle çok makul bir süredir-, hiçbir huyu, özelliği, yeteneği, zayıflığı ya da hareketiyle hiç kimsenin gözüne batmamayı başarırsa ondan iyisi yoktur. Aynı masada, yıllarca aynı süveteri giyerek, aynı pastaneden aldığı açmaları yiyerek, aynı falı açarak, aynı işi yaparak yaşlanması mümkündür. Devlet, bir tespih gibi çektiği memurlarının hepsinin aynı büyüklük ve yuvarlaklıkta olmasını ister. Eline takılanı yuvarlamaya çalışır, beceremiyorsa ya kaydırır ya da kimsenin eline takılmayacak bir yerlere gönderir.

Memuriyet, devlete satılan sekiz saatin nasıl doldurulacağına dair numaralar arama sanatıdır. Bütün haftanın işini bir saatte de bitirseniz o size haftanın geri kalanını armağan etmez. Tatil vermez. Sizden o işi, araları yaratıcılığınızı zorlayarak dolduracağınız geniş bir haftaya yaymanızı ister. Çünkü devlet koşmaz, kıpırdanır.

___________________________________________________________________________

*GIRGIR Dergisi için yazılan dizinin ikinci bölümü. GIRGIR Dergisi şurda: https://twitter.com/girgirdergi

Yorum bırakın

Filed under oraya-buraya yazılanlar

memurlar I

Memurlar ikiye ayrılırlar. Hayır, amir ve memur olarak değil. Vatandaşla çalışan memurlar ve birbirleriyle çalışan memurlar diye. Vatandaşla çalışan memurlar çıplak gözle görülebilir memurlardır. Ama mesela, bir Meteoroloji Genel Müdürlüğü uzmanını hiç görmeden bütün ömrünüzü tamamlayabilirsiniz. Çünkü onlar yalnızca astı, üstü ve benzeri memurlarla bir arada yaşarlar. Vatandaşla hiç karşılaşmadan emekli olabilirler. Bu türden memurlar, en fazla ihtimal, ‘sahaya’ çıkarlar, onda da zaten devletin gri arabalarının yarı açık camından köylüye, garibana poz kestikleri için vatandaşla muhatap oluyor sayılmazlar.

Ama nüfus memuru öyle değildir. O sizin kaderinizdir. Ondan kaçamazsınız. Bankadaki, öyledir. Postanedeki, öyledir. Bir insan kaç yıl postaneden kaçabilir en fazla? Hadi ondan kaçtınız diyelim, bankadan nasıl kaçacaksınız? İmkansız. Her ölümlü bankayı, postaneyi, nüfus müdürlüğünü, sular idaresini, belediyeyi tadar ölmeden. İşte bu yüzden, buralarda çalışan memurlar, onlara bu denli muhtaç ve mecbur olduğunuzu bildiklerinden ve sayıca çokça olduğunuz için size kötü davranarak hayatta kalırlar. Sizin hayatınızdaki en sıkıntılı yarım saatlerinizi geçirdiğiniz o yerlerde onlar ömürlerini geçirirler çünkü. Üstelik de geride, yani oradan arta kalan zamanlarda yaşadıkları o ucu ucuna, o yarı aç yarı tok ve siktiriboktan hayatlarını sürdürebilmek için. O yüzden, kendilerine muhtaç ölümlüler aracılığıyla topraklanırlar. Vatandaş azarlayarak deşarj kaçınılmazdır. Başka türlü hayatta kalamazlar. O köhnemiş dolaplara, o kağşamış klasörlere, tekrarlana tekrarlana bayatlamış günlere dayanmak söz konusu bile olamaz. O yerler, o insanları vatandaş yiyerek hayatta kalan bir canlı türüne dönüştürür çünkü. Hakikat bu.

Vatandaşla muhatap olan memur gergin, ‘mesafeli ama didaktik’ ve iletişime kapalıdır. Gergindir, çünkü her gün bıktırasıya aynı işi yaptığı halde her akşam kasasında açık çıkar. Çıkmaması için dikenlerini hiç indirmeden çalışır. Yine de çıkar. Ve gerilimi tüm güne siner. Mesafelidir ama siz vatandaş olduğunuz ve ancak bir vatandaş kadar akıllı ve bilgili olabileceğiniz için size her şeyi onun öğretmesi gerektiğinden de didaktik bir yanı vardır. “Tükenmez kalemle beyefendi!”, “Bu sayfanın altına da atacaksınız!”, “Önce il müdürlüğüne harç yatırmanız gerekiyor, söylemediler mi size?”, “Bununla başvuru yapılamaz, aslını getirin!” Hepsinde bir, “Her şeyi de size ben mi öğreteceğim!” tonu.

İletişime kapalıdır. Bir espri, bir hoşluk yapmaya kalkarsınız, hani bunca saattir çalışmaktan imanı gevremiştir, bir soluk olsun bari diyerekten. İlk tepkisi, “Efendim?” olur. Çünkü, alınmayın ama siz onun için insan değil, işsinizdir. Ve aranızda geçen meseleyle ilgili edilecek üç-beş kalıp laf dışında bir cümle kurmanız bu yüzden onu şaşırtır. “Aaa.. Konuşuyor!” gibi bir yüzle bakacaktır. Sonrasında, stresli gününe verdiğiniz soluğu alacaksa gülümser ve/veya karşılık verir. Ama almayacaksa duymazdan gelir. “Senin gibi bin tane şakacı geliyor buraya günde,” dercesine bir kaş kalkacaktır.

Memuriyet ürkütücü bir kıyafettir. Giyeni kendinden alır başka birine dönüştürür. Başka bir güç adına, üstelik de görünmeyen ama hep korkulan, sayılan, şehir efsanesi gibi bir güç adına girilen pozlar insanı hayrete düşürecek güçtedir. “Çivi çakamazsın diyorum kardeşim! Ruhsatın onaylanmamış! Var mı ruhsatın, ruhsatın var mı?!” Yok ruhsatım, n’abıcan? Sana ne ki. Üç kuruş maaş alıp ayın sonunu başı önde getiren bir garip adamsın sen. Senin neyine trilyonluk inşaatın ruhsatı. Yok. Memur öyledir. Memuriyetini giyindi mi aslan kesildiği tatilköyü inşaatlarına hafta sonu pikniklerinde içi giderek bakar. Çünkü memuriyet, bir süper kahraman kostümüdür aslında. Çıkarıldığı zaman herkes Clarke Kent gibi kalakalır. Süklüm püklüm servislere, otobüslere, minibüslere koşulur. Halk otobüsünde bir part-time Süpermen.

Bütün bu anlattıklarımla birlikte bir şeyi de atlamamak gerektiğini ekleyeyim giderken. Memur kendi faunasında memurdur. Yani postanede çalışan bir memur için bankaya gittiğinde karşılaştığı dünya tam bir cangıldır. Artık orada memuriyet bitmiş, vatandaşlık başlamıştır. Başka bir türün hakimiyet alanına girilmiştir. Vatandaşlık kıyafeti hemen, hızla giyilir. “Çalışmıyorlar ki, tiplere bak, bir saattir laklak yapıyorlar, sıra ilerlemiyor!”*

______________________________________________________________

*GIRGIR Dergisi için yazılan dizinin ilk bölümü. GIRGIR Dergisi şurda: https://twitter.com/girgirdergi

Yorum bırakın

Filed under oraya-buraya yazılanlar

devlet III

Devlet bir yanılsamadır. Biraz havalı bir laf gibi göründüğünü fark ediyorum ama öyledir. Devlet aslında yoktur. Bütün bu gördüklerimiz aslında olmayan ama sanki varmış gibi davranmakta anlaştığımız bir varlığın namına yetki kullanan adamlardan ibarettir. Örneğin Orman Bölge Müdürü. Bu zatın aslında ormanda müdür olduğu, aslanlara, kurtlara hükmettiği, dolunayın şavkının sulara vurduğu aydınlık gecelerde pınarbaşlarını beklediği, ormanın herhangi bir köşesinde meydana gelmiş bir anlaşmazlık/acayiplik durumunda sarmaşıklardan sarmaşıklara geçerek olay yerinde bittiği falan yoktur. Sadece bir masada oturarak önüne gelen evrakları imzalar. Bu evraklar ise devlet adına ağaç dikme, yangın yolları, su depoları açma, orman haftası geldiğinde okullarda sıkıcı konuşmalar yapma gücüne sahiptir. Bunları konuşmuştuk.

-büyük satıcı devlet-

Devlet büyük bir tüccardır. Size her şeyi satar. Ekip biçtiğiniz tarlanın bitişiği hazine arazisidir, onu satar. Trene, gemiye binecek olursunuz size seyahat satar. İçinden rant geçiyordur, kamplarını, ormanlık arazilerini, iktisadi işletmelerini satar. Doğar doğmaz sizi kendi ordusunun bir bireyi sayar, sonra da sanki bu size gökten emrolunmuş bir yükümlülükmüş gibi yine sizi bundan kurtarmak için sizinle pazarlığa oturur, size kendi özgürlüğünüzü satar. Vatan borcu deyip yerlere göklere sığdıramadığı şeyi size taksitlere böler, bunun için kendi bankalarından krediler sağlar. Ödemezseniz sizi icraya verir, mahkemelerde süründürür, kendi davasını gördüğü avukatın parasını bile size ödetir. Size hukuk satar. Okullarınızı satar, evlerinizi, mahallelerinizi satar, tuttuğunuz takımları, gittiğiniz tiyatroları (içindeki oyuncularla beraber hem de), film izlediğiniz sinemaları, denize girdiğiniz plajları satar. Size kendi bahçenizdeki ağaçları bile satabilir devlet, eğer mevzuat öyle emrediyorsa. Çünkü mevzuat ilahidir.

-genel alıcı-

Aynı zamanda iç piyasanın en büyük müşterisidir de devlet. Her an her yerden her şeyi almak için önünüze çıkabilir. Tarım ürünlerini ele alalım. Bir bölgede yaygın olarak üretilen bir tarım ürününü bir kota koyarak satın alır sizden. Yani açıkça, “Daha pahalıya verebiliyorsan, git ver,” demez de devletin bu kadarcık paraya bütün piyasayı silip süpürdüğü bir yerde kimse gidip de o ürünü daha fazla bir paraya almaz zaten. Üstelik de o ürünü yetiştirene kadar sizi öyle kredilere boğmuştur ki, üç kuruşa sattığınız mahsulle yine ondan çektiğiniz kredileri, bu kredilerle de su, ilaç, tohum, traktör vb. borçlarınızı ödersiniz. Sadece bu kadar da değil. Devlet, beğendiği, gözüne kestirdiği her şeyi alabilir. Ankara’da bir masaya açılmış kocaman bir haritadan göz kararı yerler seçip oralarda yollar inşa etmek ister. Devletin çektiği yol çizgisi evinizin üstünden mi geçti? Sorun değil, devlet onu sizden alır. Ama bedelinin üçte biri paraya ama zorla. İlla ki alır. İsterse can bile alabilir. Bununla görevlendirilmiş birimleri vardır ve bunun için onlara maaş öder.

-devlet bilgeliği-

Devlet her şeyi bilir. Ne yapıp ettiğinizi, neyi yapmanız gerektiği halde yapmadığınızı, kimlerle gezip tozduğunuzu, neci olduğunuzu… Belirtmeme gerek var mı bilmiyorum ama devlet her şeyi sizden ve öncekilerden de daha iyi bilir aynı zamanda. Milattan yedi-sekiz yıl önce salaş gemilerle, millerce ötedeki mermer yataklarından güçbela getirilmiş blokları müthiş bir incelikle işleyerek inşa edilmiş tapınakları, amfileri gerekirse beton döküp düzeltebilir. Kimin haklı, kimin suçlu, kimin mağdur olduğuna o karar verir. Çünkü devletin aklı toplumun vicdanının bile üstündedir. Devletten iyi bilecek değilsiniz.

-oyun kurucu-

Devletin en önemli işlevlerinden biri düzeni ve kamu güvenliğini sağlamaktır. Kimin nerede oturacağına, orada ne kadar süre oturacağına, kimle oturacağına hep devlet karar verir. Tabii ki sizin güvenliğiniz ve kamu düzeninin devamlılığı için. Gerekirse sizi oradan başka bir yerlere alabilir, yerine yeni yerler gösterebilir. Ama göstermeyebilir de. Birbirinizi seviyorsanız, devlet bunu kendisine onaylatmanızı, bir el öpmenizi bekler. Belediye memurunca imzalanan evrakı nüfusa, muhtara, muhatap olduğunuz tüm kurumlara göstermeniz gerekir. Bu evrak, sizin birbirinizi sevdiğinizi ve devletin birbirini seven iki insan arasında yapılması muhtemel her şeye izin verdiğini, bunu onayladığını gösterir. Çünkü zeval gelmeyesice devlet, her şeyin en iyisini bilir.

-devlet’in sonu-

(e, hadi inşallah)*

*GIRGIR Dergisi’ne yazılan dizinin üçüncü ve son bölümüydü. GIRGIR Dergisi şurda: https://twitter.com/girgirdergi

Yorum bırakın

Filed under oraya-buraya yazılanlar

devlet II

-printer devlet-

Devlet dev bir printer cihazıdır. Her yıl binlerce top a4 kağıdına antetlerini, Times New Roman’la yazılmış buyurgan yazılarını ve onların eklerini çıkartır.

-devlette kağıdın kutsallığı-

Devlette kağıt kutsaldır. İnsandan da, hayvandan da, dönümlerce topraktan ve onun üstünü örten bitkiden de daha mühim ve mukaddestir. O yoksa bir sonraki aşamada almanız gereken kağıdı alamazsınız. Diplomanızı çıkarttırmak için, sanki okulu muhtar bitirmiş gibi, ikametgah ilmühaberi isterler. Diplomayı da zaten maaş bordrosu alabilmek için götürürsünüz. Maaş bordrosu ise kredi çekmek içindir. Her imzalı, mühürlü, tarih ve sayılı kağıt, bir sonraki kağıdı açmaya yarayan bir anahtardır. Çünkü devlet sizinle adına “yazı / resmi yazı” dediği bu kağıtlarla konuşur. Konuşma biçimi bu olduğu için de elinizde bu kağıtlardan yoksa devlet sizi dilsiz kabul eder ve duymazlıktan gelir, muhatap almaz.

-kağıt/(resmi) yazı-

Devlet, kendi kendine de bu kağıtlarla/yazılarla konuşur. Bir uçtan bakıldığında öbür ucu görünmeyecek büyüklükteki devasa bünyesiyle baş etmek çok zor, hatta belki de imkansız olduğundan devlet kendine de sesini yazıyla duyurur. Mesela mahalle çok karanlık, gece ürkütücü oluyor. Kış akşamlarında çocuklar karanlıkta evlerine dönerken tedirgin oluyorlar. Sokak lambası olsa, en azından içiniz rahatlayacak biraz. Küçük bir yerde, elektrik idaresinden (artık şirketinden) bir tanıdığı, hatta belki haftada bir halı sahaya çağırdığınız Muttalip abiyi falan görüp, “Ya Muttalip abi, sen de bizim mahallenin çocuğusun. Bak bu karanlık işi sakat, şuraya bir sokak lambası çözüversen ne iyi olacak.” deyiverseniz belki de çözülecek şey, bunu devletten talep etmeye kalkıştığınızda bir klasör dolduracak kadar evraka dönüşür. Dilekçeler, dilekçelerin eke iliştirildiği üstyazılar, onları ilgi tutarak yazılmış cevaplar, cevapların ekte sunulduğu başka cevaplar falan… Ömürden ömür koparan bir eziyete döner bir lamba.

Ama kağıt şarttır. Kağıt olmadan devlet sizin doğduğunuza da öldüğünüze de ikna olmaz. Doğum belgesi olmadan nüfus kağıdı çıkarılmaz, ölüm belgesi olmadan defin yapılamaz. Diyelim ki bir karışıklık oldu ve nüfus kayıtlarında, devlet ağzıyla söyleyeyim, “sehven maddi hata” yapıldı ve cinsiyetiniz yanlış kaydedildi. Kapıya gelen Jandarma ekibine kadın olduğunuzu, zaten belli değilmiş gibi, anlatmaya uğraşmanız kafi gelmez. Askere gitmemek için bunu, gerekirse doktor raporu (yine bir kağıt) ile ispatlamanız gerekir. Çünkü devlet, genel olarak vatandaşına inanmaz. Vatandaşını, ona her an bir kumpas kurmayı, bir dalavere çevirmeyi kollayan bireyler olarak kabul eder. Eğer devlet, o devasa yapısının bir yerlerinde sizin erkek olduğunuza hükmetmişse, kadın olmanız devlet için kadın olduğunuza yeterli bir kanıt sayılmaz. Bunu bir belgeyle ona göstermelisiniz.

-paraf/imza oyunu-

Devlet size altında amirlerin adları ve mühür/imzaları bulunan yazılarla seslenir. Ama bu yazıların hiçbiri, elbette ki o amirler tarafından yazılmaz. Devletin kime, hangi büyüklükteki bir yapıya seslendiğine bağlı olarak değişen bir sayıyla her yazı “imza silsilesi” denen bir sırayla imzalanır. Memur, o yazıyı yazar ve “bunu ben yazdım, ve burada yazılanlardan dolayı ilk harcanacak olan benim” demek için bu yazıya bir paraf (imzanın miniği) atar ve onu şube müdürüne verir. Şube müdürleri hangi alanda çalışıyor olurlarsa olsunlar aslında birer Türkçe imla ve noktalama uzmanıdırlar. Memurun yazdığı yazı, müdüre göre milyonlarca yazım yanlışı ile doludur ve müdürler bu yanlışların üstünü çizip, düzelterek memura geri göndermekten leziz bir keyif alırlar. Düzeltilen yazı memur tarafından yeniden paraflanıp şube müdürünün önüne konur. O da, kendi müdahaleleriyle enfes bir hal alan bu yazıyı “evet, ben de elimden geleni yaptım artık bir amirin altına rahatlıkla imza atabileceği bir kıvama soktum, beni de harcayın!” diye parafını koyar ve daire başkanının önüne gönderir. Daire başkanı da imla ve noktalamaya meraklı değilse yazıyı paraflar ve Genel Müdür Yardımcısı’na iletir. O da, paraflayıp, asıl imzayı atacak olan Genel Müdür’e. Tabii yazılacak yazı, bu kadar çok isim ve parafla dolup arkadaşın kol alçısına döndüğü için devlet çareyi her yazıdan iki nüsha çıkarmakta bulmuştur. Birine paraflı nüsha diğerine asıl/gidecek evrak denir. On sekiz yaşından küçüklerin devlet memuru olmadıklarını biliyorsunuzdur elbette. O halde bütün bu oyunların koca koca yetişkinler arasında oynandığını hatırlatmama gerek yoktur.

-kağıdın sahiliği-

Kendisi de yılda miyarlarca sayfa çıkaran muazzam bir printer olan devlet, başka printer ve kopya cihazlarının çıktılarından pek hoşlanmaz. O yüzden bir belgenin aslını, yalnızca kendi yazıcılarından çıkmış olanlarını kabul eder. Size inanabilmek için elinizdeki evrakta bazı işaretler arar. Soğuk damga, ıslak imza, ASLI GİBİDİR mührü, tarih/sayı, antet ve yazım yanlışları bunlardan başlıcalarıdır. Eğer bunlar varsa devlet sizi o saatten sonra muhatap alır ve önünde diz çöküp yakarmanıza izin verir. Bir elektrik direği için olsa bile.*

*GIRGIR Dergisi için yazılan dizinin ikinci bölümüydü. GIRGIR Dergisi şurda: https://twitter.com/girgirdergi

Yorum bırakın

Filed under oraya-buraya yazılanlar

devlet I

Devlet, erkin en yoğunlaşmış biçimi olarak… Şaka şaka. Umrumda bile değil devletin aslında ne olduğu. Ne güzelim tabiatın üzerine hiçbir manası olmayan sınır çizgileri çizmeleri, ne katillikleri ne de yol, su, elektrik hizmetleri getirmeleri zerre kadar konum değil şurada. Anlatacağım şey, daha basit, dokunulabilir, gözle seçilir olan devlet. Onun hantal organizması.

Devlet, bir binalar bütünüdür. Ana binaları, ek binaları ve fiyakalı kampüsleriyle vergi veren ölümlülere azametini tattırmak üzerine tasarlanmıştır. Ta Sümer’den, Mısır’dan beri.

-devlet kapı(cı)sı-

Devlet, bina ve kampüslerinin kapılarını bu iş için işe aldığı görevlilerine bekletir. Bunlar, hemşeriler işsiz kalmasın diye, nizamiyede ayrı, ana binada ayrı, ek binada ayrı olmak üzere oldukça fazladır. Devletin kendisine kapı teslim etmiş olmasının verdiği özgüvenle her şeyi yapmak lüksüne sahiptirler. İsterlerse sizi binaya sokmayabilir, bunun için sizinle kavga edebilir ya da bunu bir avanta kapısına çevirebilirler. İşleri, içinde küçük televizyonları, en azından uzanabilecekleri kanepeleri ama muhakkak vantilatörleri olan daracık kulübe ya da odalarda oturmak, vatandaşa büyüklenmek ve kadınları cepheden şöyle bir, ama arkadan etraflıca süzmektir. Birçoğunun camında, “DANIŞMA DEĞİLDİR!” yazdığı için bir şey de sorulmaz. “Çöp vergisi nerden yatıyor?” desen, kayıtsız parmaklarıyla, nereye yattığını değil, camda asılı yazıyı gösterirler. Kraldan çok kralcılık geleneğinin en dıştaki ama en sağlam halkasıdır onlar.

-girişler yan kapıdan-

Devletin, sevimsizlikte birbirleriyle yarışan binalarının çok önemli bir ortak özelliği vardır. Hiçbirine ana kapıdan girilmez. Hepsinin ana kapılarında “GİRİŞLER YAN KAPIDANDIR” levhası bulunur. Devlet denen şeyin bizzat kendisi, insana rağmen insan için oluşturulmuş bir yapı olduğundan bu yan kapıya yöneltmenin altında bir hayat dersi yatar. Hayatta hiçbir şey göründüğü gibi değildir demek ister bizlere. Pirinç tokmaklı, heybetli ve ağır kapıları sizler kapı zannedersiniz. Oysaki onlar insanın hakikate ulaşmaktaki zorlu mücadelesinde, aşması gereken engellerin büyüklüğünü gösteren birer masal devidir. Koskoca devlete, geçerken kapıdan uğrayabileceğinizi mi sanıyordunuz?

-labirentin ucundaki temiz kağıdı-

Girişlerin yapıldığı yan/arka/diğer kapıyı buldunuz, nizamiyede ya da kapı girişindeki kulübesinde size devlet karşısındaki zavallılığınızı hatırlatmak üzere konuşlandırmış güvenliği de aşmayı başardınız. Ondan sonrası kolay gibi mi? Hiç değil. Devletin her zerresi, her koşulda sizden daha büyük, sizden çok büyük olduğunu hiç ama hiç unutmamanız üzerine tasarlanmıştır. O büyük ve hantal bir organizmadır. Bir dudağı yerde bir dudağı gökte bir devdir. Başının, kıpırdanan kuyruğundan, elinin sancıyan belinden haberi yoktur. Mesela, devlette bir işe mi girmek mi istiyorsunuz? Devletin üniversitelerinden birinden de mezun oldunuz üstelik. Yok, öyle kolay değil. Önce devlete, devletin üniversitelerinden mezun olmayı hak ettiğinizi ispat etmek için memur sınavına girersiniz. Girdiniz, kazandınız da. O zaman devlet sizden, devlete karşı bir suç işlemediğinizi ispatlamanız için bir başka devlet kurumunun verdiği belgeyi getirmenizi ister. Bir tek vatandaşlık numarasıyla 1992 senesinde dişinize yaptırdığınız dolguyu bile gören devlet, bunu nedense görmez. Çünkü görmez. Görmek istemez, devletin sizinle uğraşmaktan daha önemli işleri vardır. Eğer ona karşı bir suç işlemediyseniz bunu ona yine onun elinden siz ispatlamalısınız.

Peki bu öyle kolay mı, elbette değil. Güvenliğe soramadınız, çünkü camında DANIŞMA DEĞİLDİR yazıyordu, karanlık dehlizlerde sizin gibi bekleşen diğer ölümlülerden birini denk getirip Temiz Kağıdı’nın nereden edinildiğini öğrendiniz. Üçüncü katta, Sicil’den. Koşa koşa üçüncü kata çıktınız. Sonsuz kayıtsızlık ve sakaletleri içinde gevreyen memurlardan birinin önünde sıraya girdiniz. Sıra size geldi. Ama o da ne, harcı yatırmamışsınız. Bunun için tekrar zemin kata inmeli ve veznede kuyruğa girmelisiniz. Vezneye para yatırmak da öyle her babayiğidin harcı değil kuşkusuz. Öncesinde bodrum kata inip önlü arkalı nüfus kağıdı fotokopisi çektirdiniz mi? Hadi bir koşu çektirip gelin, sıraya girmeden gelin tekrar. (Aman ne büyük inayet!) Fotokopi tamam, vezneden makbuz tamam, yeniden temiz kağıdı sırası… O da ne, hemen alamıyormuşsunuz ki! Postayla gönderilecekmiş mesela. O yüzden de B Binası’nda bulunan postaneden falanca liralık pul almanız gerekirmiş. Bunu nasıl bilmezmişsiniz, bakın orda yazıyormuş. Kayıtsız parmaklar bu kez karşı duvarı gösteriyor.

Bütün bunlar, anlatırken bir çırpıda oluverirmiş gibi geliyor. Ama elbette öyle olmuyor. Çünkü Temiz kağıdının nerden alındığını soracak vatandaş bulmak, üçüncü katta Sicil’i bulmak, birbiriyle kesişmeyen merdivenlerle acayip katlar arasında dolaşarak Fotokopi’yi, B Binası’nı ve içindeki Postane’yi bulmak öyle kolay değildir. Zira, “başladığın yere dönmek, devlet denen ejderhanın bağırsaklarında yolculuk yapmaya benzer.”*

*GIRGIR Dergisi için yazılan dizinin ilk bölümü. GIRGIR şurda: https://twitter.com/girgirdergi

Yorum bırakın

Filed under oraya-buraya yazılanlar

dil şad olacak diye

Dil şad olacak diye kaç yıl avuttu felek
Saçıma karlar yağmış boşuna yaz beklemek
Ne bülbül dile geldi ne de açtı bir çiçek
Saçıma karlar yağmış boşuna yaz beklemek

Beden yüktür. Bizi çocukluğumuzda ağaçlardan ağaçlara atlatan, suya bir girdik miydi ellerimiz buruşuncaya kadar yüzdüren, soda şişelerini dişle açtıran bedenimiz yaşlandıkça ağırlaşır, hantallaşır, taşımak zorunda olduğumuz ağrılı, sızılı bir yüke dönüşür; başka birinin ağırlığı gibi. Bu yüzden hilesi büyüktür. Ağaçtan ağaca atlarken de, iki katın merdivenine nazlanıp üşenirken de insan, aynı insandır çünkü. İçerideki hiç değişmez. Azıcık heyecanı, coşkusu ve şaşkınlığı azalır belki, ama içerideki hep aynı insandır. Bedenin, gövdenin içindeki hep bizdir. O yüzden en çok kendiyle karşılaştığında fark eder insan yaşlandığını, onca şeyin geri dönmemecesine geçip gittiğini. Bir ayna, birkaç fotoğraf, yokuş çıkarken boğulan motor gibi eskimiş yorgun ciğerler, gençlikte giyilmiş bir ceket yeter bunun için.

Bir de saçlar.

İnsanı bir tek beyaz saç teli günlerce ağlatabilir, biliyoruz bunu. Yaşlılık ilk beyaz saç teliyle başlar çünkü. Bir de inat gibi, kendi gençlik saçımız incecik ve fersizken o beyazlar sicim gibi olurlar. Elalem ta karşıdan bile fark etsin diye. Bir sicim ki ölümle aramızdaki bağı dokumaya gelmiş gibi. Her telde hayattan bir şey daha rengini yitirip beyaza kesiyormuş gibi.

İnsanın ömrü, hayal ettiklerinin gerçekleşmesini beklerken geçirdiği sürelerin toplamıdır. Gönül şad olacak diye beklenir durulur, hem de kaç yıl; belki bir ömür. Olanı da var, gözümüz yok da, hani bahardan sonra yaz gelirdi? Hani ağaçlar gelinliklerini giydiğinde, hani çayırlar cennete, dereler öfkeye döndüğünde bunları yazın müjdesi sayılırdı?

Gençlik insanın baharı değil miydi hani? O zaman niye ağırlaşıyor bu beden sonrasında, yük oluyor sırtımıza? Bülbül dile gelsin diye beklediğimiz, çiçek açsın diye heveslendiğimiz haybeye mi yani? Bizim safdilliğimiz mi bütün bunlar? Biz baharın geçtiğine şaşırırken oyuna mı geldik? Saçımıza karlar yağmış, boşuna mı yaz beklemek?

Aman, yere batsın.*

Peynir Tabağı

  • Klasiklerin sonuncusu sayılan Avni Anıl’ın Turgut Yarkent’in güftesiyle bestelediği bu Hicaz eser biraz daha kallavi bir fasıl eseri sayılır. Dolayısıyla da, ehil kişilerce söylenmesi uygundur. Oturduğunuz masada söyleniyorsa, bilmediğiniz, meyanını alamadığınız yerlere hiç bulmaşmamanız sizi de daha ağır gösterecektir. Ama dudaklarınızı, güftesini bildiğinizi belli etmek için, oynatmanızda bir beis yok.
  • Hemen peşine Enginde Yavaş Yavaş Günün Minesi Soldu söylenmesi adettendir. Makam olarak da uyum olduğundan, eğer Dil Şad Olacak‘a katılamadınızsa biter bitmez Enginde Yavaş Yavaş‘a girebilirsiniz.
  • Bu şarkının seslendirildiği bir masanın yaş ortalaması genellikle 30 üstü olacağından genellikle ortama “Nasıl da ihtiyarladık” havası vermesi kaçınlmazdır. Eğer birinden dinlemek isterseniz, Paşa hazretlerinin bir zamanlar plağa okuduğu ve başında şarkıyı takdim ettikten sonra “Şimdi, Kalbimi Ellerinde Tut isimli kostümümü hemen geliyorum” dediği versiyonu tartışılmaz en iyisidir.
  • Yeni başlayanlar için, dil, gönül; şad, mutlu demektir.

*bir internet sitesi için yazılmıştı.

Yorum bırakın

Filed under Uncategorized